|
AFFETMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Öğretmenin biri bir gün derste öğrencilerine teklifte bulunur, ve der ki:”Kısacık bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?”Öğrenciler de çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. “Peki o zaman” der öğretmen, “Yarın hepiniz birer torba ile beşer kilo patates getirin.” Ne olduğunu anlamayan çocuklar büyük bir merak içinde denilenleri yapmışlardır. Öğretmen devam eder: --“Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, üzerine o kişinin adını yazarak torbaya atın ve bu torbayı da gittiğiniz yere sırtınızda taşıyın.” Bazılarının çuvalında birkaç tane patates olduğu halde bazılarınınki ağzına kadar dolmuştur.Çocuklar bu çuvalları her yere sırtlarında taşımışlar ve yorgunluktan perişan olmuşlardır. Birkaç gün sonra çocuklar büyük bir şikayet içinde hocalarının karşısına çıkarlar:”Hocam, bu kadar ağır torbayı taşımak hem çok sıkıcı hem de çok zor.Patatesler kokmaya başladı.İnsanlar bize tuhaf tuhaf bakmaya ve gülmeye başladılar.Artık yetmez mi? Diye şikayetlenirler. Öğretmen gülerek öğrencilerine şu cevabı verir: --“Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendinizi cezalandırıyorsunuz.Kendinizi ruhunuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyorsunuz.Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz.Halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız en güzel iyiliktir. Lale KARAVAŞ 10/A sınıfı
|
|
ALLAH’I TANIMAK
Geçenlerde küçük kızımın elinden tuttum dolaşıyoruz şehirde. Çocuk masumiyeti ile önüne ne gelirse soruyor. Baba bu ne? Baba bu bizim mi? Baba bu güzel mi? Bunu alalım mı?...Derken karşımıza bir heykel çıktı o sıra. Bilge bir edayla “bak baba bu Allah” dedi. Her taraf buz kesti adeta. Dondum olduğum yerde. Oradan geçenler ilginç bir tavırla bakıyorlardı. Susturmaya çalıştım önce. Anlamaya çalışmak hiç aklıma gelmemişti. Anlamaya çalıştım sonra. Nasıl çıktı bu cümle çocuğun ağzından? Nereden vardı bu sonuca? Anlıyordu aslında; cami denince ibadet edilen yer olduğunu, namazın, orucun, zekatın… ibadet olduğunu, günahı, sevabı v.s. Allah’ı anlayamamıştı belli ki. Neydi, nasıl bir varlıktı?. Doğal olarak o da cahiliye çağındakiler gibi insana benzeyen ama insandan daha iri yapılı, heybetli görüneni yaratıcı zannetmişti belli ki. Aslında şaşırmama hiç gerek yoktu belki de. Kavramların içini doldurmaya çalışan bir çocuk için en normallerden biriydi bu. Kalkıp da bana uzun uzun ontolojik ve kozmolojik delilleriyle Allah’ı anlatmaya çalıştığını düşünsenize, bu anormal olurdu galiba. Kendime sorma ihtiyacını hissettim o anda. Acaba biz Allah deyince ne anlıyoruz? Belki hayatımızda çok dindar olarak tanınıyor, ibadetlerimizi yapmaya çalışıyoruz. Allah’ın rızasını kazanmak için birçok uğraş veriyoruz bekli de. Ama Allah denince ne anlıyoruz acaba? Şehirde kalabalıklar içinde dolaşan ve çok şeyi bildiğini zanneden bizler, insanlardan kaçan insanlar için yegâne sığınağın kalabalıklar olduğunun bilincinde miyiz acaba? Her şeyi nasıl da kolayca görmek istediğimiz gibi gördüğümüzü, olayları anlayabilmemiz için olması gerektiği şekilde değil, olduğu gibi görmemiz gerektiğini düşündük mü acaba? Dine de bu perspektiften bakarak zihnimizdeki Allah kavramının içini doğru doldurabildik mi dersiniz? “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” Kabul etmemiz gerekir ki; mevcut din anlayışımız büyük ölçüde şifahi kültüre dayalı olarak şekillenmiştir. Buna “Geleneksel Müslümanlık” da demek mümkündür. Bu anlayışın İslami bir değer kazanabilmesi için, Kur’an ile parelellik arzetmesi gerektiği aşikârdır. Rasulullah’ın ahirete irtihali ile İslam’ı tebliğ görevi bütün müslümanlara verilmiştir. Hepimiz İslam’ı iyi kavramak ve gençlere doğru tanıtmakla mükellefiz. Bu görevi yerine getirebilmenin yolu vahyi doğru kavramakla mümkündür. Müslümanlar İslam’ı içinde bulundukları zaman diliminde yaşamak zorundadırlar. Bunun için Kur’an’dan yola çıkarak Hz. Peygamber’in yaşadığı zaman dilimine uzanmak, elde edilen sonuçlarla günümüzü yaşamak gerekmektedir. Hz. Peygamber’i anlamak, onun, İslam’ın evrensel prensiplerini hayatla nasıl bütünleştirdiğini anlamaktır. Günümüzde insanlık topyekün bir arayışın içindedir. İçine yuvarlanılan kaostan kurtulabilmek için, vahyi yeniden keşfetmeye muhtacız. Allah yardımcımız olsun… Turan AL
|
|
BİR HİKAYE-BİR DEYİM 1-Ağzından Baklayı Çıkarmak
İçimizden geçtiği halde mekanın ve zamanın müsait olmadığı anlarda, nezaketen ya da başka bir sebepten dolayı söyleyemediğimiz şeyler için birinin bizi ikaz maksadıyla sarfettiği “Çıkar ağzından(dilinin altından) baklayı demesidir.Bu deyimimizin hikayesi ise şöyledir: Vaktiyle çok küfürbaz bir adam varmış.Kendisine yakıştırılan bu sıfattan son derece rahatsızlık duyuyormuş.Bir an önce bu olumsuz durumdan kurtulabilmek için, tekkeye gider ve oranın şeyhine intisap eder.Şeyhi bakar adama iyi niyetli biridir; avcuna bir dolu bakla alır ve şöyle der: -“Şimdi bu baklaları al, birini dilinin altına koy. Eğer konuşurken küfredecek olursan bakla diline dolaşsın, böylece küfürden vazgeç.” Adamcağız nasihatlara harfiyen uymaktadır.Gerektiği zamanlarda şeyhi ile birlikte gezintiye çıkmaktadır.Yine beraber dolaşıyorlarken, şiddetli bir yağmur başlar.Tam da o anda pencerenin birinden küçük bir kız çocuğu sarkar ve: -Şeyh efendi biraz bekler misiniz? deyip içeri kaçar.Şeyh ile bizim gariban beklemekten sırılsıklam olurlar.Uzun bir zaman sonra kız çocuğu tekrar görünür ve “Şeyh efendi kusura bakmayın, annem tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyordu.Yumurtalar konulurken, bir kavukluya bakılırsa civcivler de ibikli horoz olurmuş dediler, biz de sizi bu sebeple beklettik” der.Duruma çok kızan şeyh yanındakine dönerek şunları söyler: -Ulan derviş, çıkar artık ağzındaki şu baklayı!..
2-Atı Alan Üsküdar’ı Geçti Bolu Beyi’ne başkaldıran Köroğlu (şair Köroğlu ile karıştırılmasın) bir gün atını çaldırır.Çok kıymetli bir hayvan olan atını aramak için tebdil-i kıyafet yapar ve diyar diyar dolaşmaya başlar.Yolu İstanbul’a düşer.Bakar ki atını pazara götürüyorlar, satacaklar hemen hayvana müşteri olur. Efendi, bu at güzele benziyor.Binip biraz denemek isterim der.Atına binen Köroğlu doğru sahile gider.Bir sal kiralayarak atı karşı kıyıya geçirir.Yanıp tutuşmakta olan at cambazını arkadaşı şöyle teselli eder: -Üzülmeyi bırak!..Baksana atı alan Üsküdar’ı geçti.O adam Köroğlu’nun ta kendisi idi. Esra Çukurlu 9/A
|
|
EN KUTSAL SEVGİ Kur’an-ı Kerim’de, insanın Allah’ı, Allah’ın da insanı sevmesinden, Allah’ın sevdiği ve sevmediği insanlardan ve amellerden söz edilmiştir. İnsanın Allah’ı sevmesi; Allah’a itaat etmesi ve dini görevleri yerine getirmeye itina göstermesidir. İnsanın, en çok Allah’ı sevmesi gerekir. Çünkü insanı yaratan, yaşatan ve ona rızık veren Allah’tır. Sevgi; özveri fedakârlık, sabır, tahammül, itaat, çalışma ve salih ameller ister. Yüce Allah, Kur’an’da kendisini seven insanları şöyle tanıtmaktadır: “Ey Mü’minler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki Allah), öyle bir toplum getirir ki Allah, onları sever, onlar da Allah’ı severler (ve onlar); mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda çalışırlar. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar” (5/54). Allah’ı seven ve O’nun sevgisine ulaşmak isteyen insanın, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmaması ve bu sevgiye hiçbir şeyi engel yapmaması gerekir. Aksi takdirde, Allah’ı sevdiği kuru bir laftan ibaret kalır ve İlahi uyarı ile muhatap olur. Şu ayet bu gerçeği ifade etmektedir: “(Ey Peygamberim!) De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabalarınız, kazandığınız mallar, yok olmasından korktuğunuz mallar, hoşlandığınız evler, size Allah’tan, Peygamber’inden ve O’nun yolunda çalışmaktan (cihad’dan) daha sevimli ise, Allah’ın emrinin (ilahi azabın) gelmesini bekleyin” (9/24) Bu ayete göre Mü’minlerin, Allah ve Peygamberi; eş, dost, ana, baba, çocuk ve yakınlarından, mal, mülk ve makamından… Kısaca her şeyden çok sevmesini öngörmektedir. Allah’ın bir insanı sevmesi, onun söz, fiil ve davranışlarından memnun ve razı olması, onlara nimet vermesi, itaat edip isyandan sakınmasını istemesi demektir. Allah’ın bir insanı sevmesi, o insanın doğru yolda olduğunun bir işaretidir. Muhsinler (işlerini iyi yapanlar, iyilik edenler), muttakiler (sakınanlar), adaletli olanlar, sabredenler, tevekkül edenler, temizlenenler, tövbe edenler, cihat yapanlar, alçak gönüllü olanlar, hoşgörülü, merhametli olanlar, hayâ ve iffet sahibi olanlar, helalinden rızk elde etmek için çalışanlar, sanatkâr olanlar, doğru sözlü, emanete riayet eden ve komşusuna eziyet etmeyenler… Özetle ahlakı Kur’an ahlakı olanlar, Allah’ın sevdiği insanlardır. Ne mutlu Allah’ı bilip, gönülden Allah’ı sevenlere… Ne mutlu samimiyetlerinden dolayı Allah’ın sevgisine mazhar olanlara…
Davut POLAT Özvatan İlçe Müftüsü
|